Tükendik!

İlk yazıda “çokça tüketmeye meylettiğimiz çağ” demiştim. Bunun üzerine düşünüyorum birkaç vakittir.

Ne çok tüketiyoruz. Öte yandan tükettiklerimiz tarafından tüketiliyoruz. Gerçekten de sürekli pompalanan bir iştahımız var ve sistem bundan pek hoşnut. Öylesine empoze ediliyor ki, arzu ettiğimiz şeylerin aslında bir ihtiyaç olduğuna ikna oluyoruz. Satın aldıkça iştahımız genişliyor; genişledikçe nefes almak için elimizde daha dar alanlar kalıyor. Kartlarımızın bakiyeleriyle örüyoruz etrafımızı kuşatan dikenli tel örgüleri.

Oysa ki Orhan Veli ne diyor:

Bedava yaşıyoruz, bedava;
Hava bedava, bulut bedava;
Dere tepe bedava;
Yağmur çamur bedava;
Otomobillerin dışı,
Sinemaların kapısı,
Camekânlar bedava;
Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava;
Kelle fiyatına hürriyet,
Esirlik bedava;
Bedava yaşıyoruz, bedava.

Filhakika, romantizmin ballı tadına aldanmadan şöyle bir düşünsek “iç huzur”, “içe dönüş”, “az çoktur” gibi arayışlarımız da bize bu gerçeği sunmuyor mu? Peki ya bu dört nala koşan isteklerimiz neyin nesi? Onları elde ettiğimizde gerçekten mutlu mu oluyoruz, yoksa dopaminin geçici illüzyonunu mu yaşıyoruz?

Anlatmak istediğim şu: Acaba her geçen gün “ivedi ihtiyaçlar” listesine eklediklerimiz gerçekten bizim seçimimiz mi, yoksa bir örümcek gibi sinapslarımıza tutunan ve bizi “vallahi de bizi dinliyorlar” paranoyasına sürükleyen reklamların bir sonucu mu? Kanımca tüketimimiz, birey olarak bizim inisiyatifimizden çıkmış durumda. Üretim otomasyonundan, tüketim meylinin otomasyonuna geçiş yaşıyoruz: Kim ne giyerse onu giymek, nereye giderse oraya gitmek, ne yerse onu yemek…

Bu hususta okuduğum A Theory of Fads, Fashion, Custom, and Cultural Change as Informational Cascades adlı makaleyi ufuk açıcı buluyorum. Makalede bireylerin davranışlarının, alışkanlıklarının ve hatta modanın, gelenek ve göreneklerin bir bilgi çağlayanı vasıtasıyla toplumun genel kabulü haline gelebileceği anlatılıyor. İnsanlar kendi fikirleri veya bilgileri olsa dahi etrafındakileri gözlemleyerek kararlarını ve tercihlerini şekillendirebiliyor. Buradaki temel itkilerden biri de dışlanma korkusu. Bunun maliyeti ise ille de malum markanın yeni sürüm telefonu, ille de malum restoranın fine dining tabaklarıyla dolup taşan ekstrelerimizde gizli. Hepsini şöyle bir kazısan altından çoğu zaman statü kaygısı çıkıyor.

Sonunda ne mi oluyor? Işıltılı tüketimlerimiz için şehrin karbonmonoksit ve partiküler madde yönünden zengin havasını soluyor, soluyor, soluyoruz.... Sonra hayatlarımızı idame ettirmek üzere kazandığımızın hatırı sayılır bir kısmını; kalitesiz hava, güvenilir gıdadan yoksunluk, ulaşım stresi ve kalabalık insan selinin sebep olduğu fiziki ve ruhi rahatsızlıklarımızın tedavisine harcıyoruz.

Çözüm mü? Sarp da olsa, tükenmeden tüketmenin bir yolu mutlaka vardır. O yolu işaret edecek bilgi çağlayanı oluşana dek, tükenmeye devam…


İyi uykular... (Görsel, Ekonominin İçinden 21 Kavram kitabından alıntıdır.)



Yorumlar