Ağustos'un yarısı, neşemin sızısı...
İşte yarısını geçtik bile Ağustos’un... Sizlere de peydah olur mu böyle düşünceler, hisler? Romatizmasıdır burun direklerimin bu vakitler. Mektep zamanlarımdan mı kalmadır, hiç bilemem. El ayak çekilince nükseder hep. Muadil bir hüznü çocukken yatıya kalmak için direttiğim, yatma vakti gelip döşekler serilince yüzümü yastığa gömüp ev sahibesine duyurmadan “annemi özledim” diye ağladığımda da hissederdim.
Velhasıl benim için hazanın hüznü başkaca bir şeydir. Yani öyle şairler, ozanlar ezber ettirdiği için değil. Ne zaman güzün yüzü gözükse kapıda, öpüp koklaşır, vedalaşırdım güneşte fazla kalmaktan kavruklaşmış neşemle. Neşemin gölgesi, maddenin tabiatından farklı olarak, öğle vakti sevdiğine kavuşunca büyür büyür ve bir devin heybetine bürünürdü. Ancak bu kavuşmaların birinde çıkıp gelirdi işte hazan. Sadece benim değil; denizin, kuşların, ağaçların da tadı kaçardı. Kalabalıkça olan yaz hanelerimizin pek keyifli misafirleri ardı ardına giderdi. Önce kuşlar mı giderdi, ağaçların yaprakları mı, yoksa denizin simlere bulanmış yüzündeki tebessüm mü, hatırlayamadım ama karnımda bir yerlere, yer çekimini hatırlatırcasına, gülle gibi bir sessizliğin ağırlığı çökerdi.
Her sabah “gün doğdu” diye iştahla öten horozun bile boğazında bir şeyler düğümlenirdi sanki. Hele kaldırımlar... Üzerlerinden çekip alındı mı güneşin boyası, bütün çirkinlikleri ayan beyan ortaya çıkardı. Veli’nin yerinde olsam tam da böyle havalarda istifa ederdim memuriyetten ya da ne bileyim, en azından bir istirahat yazmasını rica ederdim hekimlerden. İnsanın ruhu giyotinin ağzına çekildiğinde, çarkı dönsün dünyanın diye sabah 8’de işbaşı etmemeli; hele ki henüz gökyüzü siyah gömleğini tam olarak üstünden atmadığı bir vakitte uyanıp da.
Ah, çok mu şey isterim... Bir asrı belki görmeyecek ömrümde güneş bir kayısı gibi sallansın tepemde ve ben tıpkı diz kapakları yara bere içinde bir çocuk misali uzanıp soluklanayım bir çınar ağacının dibinde... Ve işte böyle bir neşe içerisinde yaşayıp gideyim.
Bu kadarcık saadetin maliyeti nedir ki? Saadet, benim için çoğu zaman, uzanıp bir çınar ağacının gölgesine, yaprakların arasından güneşi seçebilmektir. Ne var ki, geldi çattı yine Ağustos’un yarısı. Farkına varan oldu mu? Önce güneş mi ardına düştü bulutların, yoksa çınar ağacının yaprakları mı sürüldü yere?

Yorumlar
Yorum Gönder