Kader diyemezsin, sen kendin ettin!
İki kelam edeceğiz elbette kader üzerine. Shakespeare benden uzun yıllar önce şöyle ifade etmiş: “Serçenin ölmesinde bir bildiği vardır kaderin. Şimdi olacaksa bir şey, yarına kalmaz; yarına kalacaksa şimdi olmaz. Bütün mesele hazır olmakta.”
Ben ise şöyle seslenmişim sevdiğime: “Sevgilim, ne diye cebelleşirsin kaderin dev cüssesiyle? En nihayetinde yaşayacağız; olup olabileceklerin en olurunu...”
Muhakkak ki her birimizin dilinde, dimağında vardır böyle kaderin başına buyrukluğunu, önlenemeyişini veya irademiz dışında cereyan edişini anlatan cümleler; anasının gözü kaflik gibi. Onu çekip çıkarınca cebinden, aman aman, revolver misali geri kalan tüm cümleler hazır ola geçer. Bu kadar teslimiyetçi bir yerde miyim? Sanmam. Ancak varlığını da inkâr etmem. Tevekkül noktasındayım ve burası Greenwich’ten hallice.
Ancak bu fikir cenginde şunu da sorarım kendime: Suçu nedir ki hiçbir şeyden habersiz dünyaya gelen bir bebeğin avazı, üzerine sağanak sağanak yağan bombaların ıslığıyla çarpışsın?
O zaman da şöyle cevap vermişim geçmişte bu suale, bir başka sual ile: “Sanma ki dağıtılır çileler kantar ile, öyle olsa donarak ölür mü hiç kelebek?”
Bir dengenin, bir işleyişin var olduğuna inanarak sanrıların derin sarsıntılarından koruyorum beşer aklımı. Gergefe fazlaca gerilmiş, birazdan yırtılacak gibi çarpan kalbimi ancak böyle sakinleştiriyorum. Şu meşhur mağarada namaz kılan adamın, bir adamın başka bir adam tarafından haksızca öldürülmesine şahitliğini anlatan hikâyede bir yer arıyorum kendime.
Öte yandan fark ettim ki tüm bu bir yerde varoluşsal meselelere temas eden ve büyüklerimizin “fazla düşünme” diye tembihlediği seviye karşısında benim sakinleşme hâlim iş başında olmak, yola düşmek, her an pusuda beklemek... Otuzlarıma geldiğimde, en son bir yaz soluğu leyleklerin göç telaşları arasında salavatladığım kavak yellerinin ardından anladım bunu. Büyükçe bir tecrübeye dayanmadan, ermiş hırkası giymeden ve de mütevazı bir tondan söyleyebilirim ki ben kendimi yolun yarısı diye şiirsel de olsa dikte edilmiş yaşlarda tanımaya başladım. Ve tabii benden geriye kalanları da...
Şöyle bir tipleme ayrımı yapacak olursak, eskiz tadında, alelacele... İkiye ayırıyorum insanları. İlki ağzında bal dolu gümüş kaşıkla doğmuştur. Ben o gruba hiç dâhil olmadım. İkinci grup, bizgiller. Şahsi öyküme dayanarak söyleyeceğim. Benim dünyaya gelmem dahi meşakkatli bir hadise olmuş. Adıma öncesinde karar verilmişken, doğum esnasında katlandığı zahmetten mütevellit dişini yitiren ebemin adını almışım. Endişe buyurmayın, dizim mizim demeyeceğim ama... Başlangıç hikâyemin çok ötesine varamadık hayatı kıvırma mevzusunda. Aslında bir iki dizede şöyle anlatmışım bu ahvali özetle:
“Çok fazla uzaklaştım sanmıştım yöremden, oysa hâlâ anamın rahminden düştüğüm yerdeyim.”
Yani anlayacağınız, ha babam cenk, ha babam cenk. Üstelik varış noktasına geldiğimde her türlü cenkten azade, ağzı bal kaşıklı olan dostlarla aynı hizadayız.
Yalan yok, kimi zaman bu cengi bir övünç olarak kullanıyorum el ayak çekilip aynalar bana kalınca. Aferin, diyorum sırtımı sıvazlayarak. Ne iyi cenk ettin öyle!
Şimdi aynaların akisleri kalabalıkken yazıyorum bunları. Er meydanları başkalarının olsun. Ben şu yaş, şu saat, şu dakika itibarıyla, işte şu sırtımı sıvazlayan güneşi de şahit tutarak, işte şu satırları yazarken beni onaylarcasına birdenbire avuç içimde yükselen bir kalp atışını işaret sayarak, varacağım yer belliyken kendimden çokça vererek erişeceğim tüm zaferlerden vazgeçiyorum. Hem bu zafer olarak taklarla bezenmiş çizgiyi bir put gibi önüme koyan kim, İbrahim?

Yorumlar
Yorum Gönder